Niteliksiz Adam/Robert Musil (1): İnsansız Medeniyet?

port

Yeni Üye
Üye
Katılım
2 Eki 2021
Mesajlar
12
Tepkime Puanı
3
Puanları
3
« … Niteliksiz Bir Adam, Adamsız Niteliklerden Oluşur… insanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi kabul eden, ama artık asırların akışıyla kaybolmaya yüz tutmuş olan hümanizm […] çeşitli güçlerden oluşan bir yumağın içindeyiz, insan ne yaparsa yapsın hiç ama hiç önem taşımıyor!… »

Sanat’ın gücü

Bazı romanlar vardır, onlarca felsefe kitabından daha etkilidir. Sanat’ın gücüdür bu. Hissettirir, kavramlara, kelime libaslarına ihtiyaç duymadan, kalpten kalbe akar. Arendt, Foucault, Freud gibi kıymetli yazarların modernite eleştirilerinde anlattıklarını bir çırpıda hissediverirsiniz. Sanatçı roman kahramanının gözünden bir devrin fotoğrafını çeker. Bir sahne, bir diyalog veya bir mırıldanış ile gözleriniz birden bire açılıverir. Avusturyalı yazar Robert Musil’in ünlü eseri “Niteliksiz Adam” (alm. Der Mann ohne Eigenschaften) işte böyle bir roman. Hatta çok daha fazlası! Zira sadece bir devri anlatmakla yetinmiyor. Toplumdaki zihniyet değişimini ve manevî değerlerin maddiyat ile yer değiştirmesini gözler önüne seriyor. Nazizmin toplama kamplarını, komünizmin soykırımlarını, iki dünya savaşını mümkün kılan fikrî zeminin nasıl oluştuğunu anlıyorsunuz bir çırpıda.

Musil okurken akıp gitmekte olan bir nehrin kıyısına oturmuş, sakin bir gezgini dinliyorsunuz sanki. Nostalji yok. Taraf tutmak yok, saldırmak, sataşmak yok. Anlatma tarzı akıl verir bir tonda değil, herhangi bir ahlâkçı perspektifte hiç değil. Ulysse (Joyce) ve Kayıp zamanın peşinde (Proust) ile birlikte 20ci asrın en büyük üç romanından biri olduğunu söylüyor Thomas Mann. Ünlü yazar şöyle yazmış günlüğüne Niteliksiz Adam için:

“Işıltılar saçan bu kitap epik komedi ile deneme arasındaki hassas dengeyi çok iyi muhafaza ediyor. Tanrı’ya şükürler olsun ki bu artık bir roman değil alışılmış mânâda. Goethe’nin dediği gibi her mükemmel eser kendi türünü aşar ve mukayese kabul etmez yeni bir şey olur. Alaycı tarzı, zekâsı ve maneviyatı ile bu eser son derecede dini, çocuksu ve şiirsel” ( )


Niteliksiz Adam’ın faziletleri

Thomas Mann gibi “epik komedi” filan demeyeceğim de… acayip diyeceğim. Gerçekten acayip. Bir kere çok kalın bir kitap. Birinci cilt 864 ve ikinci cilt 1310 sayfa olmak üzere bitmemiş haliyle 2000 sayfadan fazla! Roman kahramanının adı bile yok, “niteliksiz adam” diye geçiyor başlangıçta. Sonradan isminin Ulrich olduğunu öğreniyoruz ama soyadı yok yine de. Makineleşmenin, modern yaşamın, değişen ilişkilerin içinde kaybolmuş bir insan Ulrich. Adeta anonim, herkes ve hiç kimse olan biri. Fakat yazar sadece Ulrich’in psikolojik tahlilini yapmakla yetinmiyor. Musil’i okudukça toplumun içinde eriyip giden bireyle birlikte bu yeni zihniyetin siyasete, bilime, çalışma hayatına hatta aşklara eklemlenmesini de görüyorsunuz.

Niteliksiz Adam – Robert Musil
Teknoloji ve ticaret ile şekillenen yeni kentler insanlara hizmet etmiyor. Aksine insanları buğday gibi öğütüyor. İnsan mevhumu bu fabrika-kentlerde şeyleştiriliyor. Kimsenin kontrol etmediği devasa makinelerin küçük ve önemsiz birer dişli çarkı haline geliyor bireyler:

“… Niteliksiz Adam bir pencerenin arkasında durmuş, bahçenin havasıyla örülü incecik yeşil filtreden kahverengimsi caddeye bakıyor, on dakikadan beri saat tutarak bakış alanını içten içe kaynayan bir koşuşmayla dolduran otomobilleri, arabaları, tramvayları ve uzaktan yüzleri silik gözüken yayaları sayıyordu; bir gelip geçme hareketi içersindeki kitlelerin hızlarını, açılarını, canlı güçlerini ölçüyordu; bu kitleler dikkati yıldırım hızıyla kendilerine çekiyorlar, sımsıkı tutuyorlar, yeniden bırakıyorlardı; ölçüsü olmayan bir zaman parçası boyunca bu dikkati onlara karşı direnmeye, kendini onlardan koparmaya, birinden bir sonrakine sıçramaya, kendini ona doğru atmaya zorluyorlardı; kısacası, Niteliksiz Adam bir süre kafasında hesap yaptıktan sonra saati gülerek cebine koydu ve saçmalamış olduğunu saptadı. — Eğer insan dikkatin sıçramalarını ölçebilseydi, göz kaslarının çalışmasını, ruhun sarkaç hareketlerini ve insanın kendini bir caddenin akışı içinde ayakta tutabilmek için harcamak zorunda olduğu çabanın tümünü hesaplayabilseydi, o zaman büyük bir olasılıkla — Niteliksiz Adam, böyle düşünmüş ve oyun oynarcasına olanaksızı hesaplamaya çalışmıştı — ortaya, Atlas’ın dünyayı taşımak için gereksindiği gücü gölgede bırakan bir büyüklük birimi çıkardı ve insan günümüzde hiçbir şey yapmayan bir insanın bile ne büyük bir çalışma gerçekleştirdiğini ölçebilirdi …” ( )

Modern insanı ve adına “ilerleme” denen bu gerileme dönemini eleştiren bir çok roman ve deneme yazılmıştır elbette. Meselâ kıymetli yazarımız Alper Gürkan’ın şubat ayında tanıttığı adlı roman ya da Türk edebiyatından Sait Faik’in yazdığı Lüzumsuz Adam (1947) ve Yusuf Atılgan’ın yazdığı Aylak Adam(1959) hatırlanabilir. Ancak Türk düşünürler ve yazarlar bugüne kadar tatmin edici bir mondernite eleştirisi yapamadılar. Gelecekte de bunu görme ihtimalimiz pek yok. zira Türk modernleşmesi Avrupa’nın aksine iç dinamiklerimizin neticesinde olmadı. Yükselen bir burjuvadan, zemin kaybeden bir aristokrasiden, bir Türk endüstri devriminden veya sınıf kavgalarından bahsedemeyiz. Modernleşme bizim için başkasının ceketini giymekten ibaret oldu. Alaturka modernleşmemiz Avrupa’nın tersine tepeden inme, faşizan yöntemlerle gerçekleşti. Atatürk’ün yasakladığı giysiler, zorla tango yaptırdığı kızlar, şapka devrimine muhalefetten asılanlar, Türkçeleştirilen Ezan, alfabe ve lisan devrimiyle köklerinden koparılan bir millet… Bu sebeple biz daha çok Kemalizm eleştirisi yapan fikireserleriyle kendimizi tedavi etmeliyiz öncelikle.

Niteliksiz Adam’ın yazılmasını mümkün ve gerekli kılan koşullar

Viyana’ya ve Niteliksiz Adam’a dönecek olursak… Evet, Robert Musil sıradan bir insan değildi ama yaşadığı devir de sıradan bir devir değildi: 1880 – 1942 yılları arasındaki hayatı Avrupa tarihi açısından çok ilginç bir dönem. Başlangıcında blimsel ilerlemenin tüm insanlığa refah ve barış getireceğine adeta iman edilen, Tanrı fikri ile bağların zayıfladığı, hümanizmin tavan yaptığı 1900’ler. (Bkz. E-kitap: ) Ardından gelen iki dünya savaşı, bilimsel ve teknik ilerleme “sayesinde” bir ölüm ve yıkım makinesine çevrilen Avrupa kıtası: Trenlerle bir cepheden diğerine sevk edilebilen yüzbinlerce asker, telgraf sayesinde eşgüdümü sağlanan birlikler, uçaklar, zehirli gazlar, makineli tüfekler, bombalar… Bilim ve teknolojinin iyilik kaynağı olMAdığını acı içinde keşfeden bir Avrupa: Yıkılan şehirler, katledilen milyonlarca sivil. (Bkz. E-kitap: )

Yine bu dönem, faşizmin yükselişinin ve nihayet içine Ekim Devrimi’nin sığdığı, hatta soğuk savaşın tohumlarının atıldığı acayip bir zaman dilimi. Tabi aynı zamanda sivil hayatta da bilim ve tekniğin, özellikle 1800’lerden sonra büyük bir hızla ilerlediğini unutmayalım. Kapitalizm artık tamamen kurumsallaşıyor! Hızlanarak biriken servetlerin sürekli el değiştirdiği, toplumsal hiyerşinin ve ekonomik sınıfların sarsılması ve halkların kendi değerlerine yabancılaşmaları… Paralel olarak aristokrasinin güç kaybı ve burjuva sınıfının yükselişi, siyasî iktidara ortak oluşu. Bütün bu teknik ve ekonomik sarsıntılar zaten kırılgan olan değer yargılarının ve ölçütlerinin alt üst olmasına yol açtı ister istemez. Ardından gelen ise yozlaşma süreci oldu: Teknoloji ve Para ile aynı hızda ilerleyen bir yozlaşma ki bu süreç günümüzde hâlâ devam etmekte.

Musil’in tanıklık ettiği bu teknik, ekonomik ve siyasî çalkantılar ister istemez sanat, felsefe ve edebiyatta büyük bir yankı buldu. Bu devri düşünürken psikanalizde Sigmund Freud ve Alfred Adler, felsefede Henri Bergson, Ludwig Wittgenstein, Arthur Schnitzer, Hugo von Hofmannsthal, Schonberg; sanatta Adolf Loos, Gustav Klimt, Egon Schiele, edebiyatta ise Hermann Broch, Franz Kafka, Marcel Proust, James Joyce ve Robert Musil hatırlanması gereken isimlerden.

Sadece yaşadığı devir itibariyle değil mekân itibariyle de Musil baş köşede oturuyor: Viyana. O devir Viyana’sının fikir ve sanat hayatı çökmekte olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile taban tabana zıt bir manzara arz etmekte. Bütün şehir adeta bir düşünce kuruluşuna dönüşmüş vaziyette. Resmî ve gayrı resmî dernekler, gruplar toplanıyor, bildiriler, kitaplar yazılıyor. Aydınlar, iş adamları, siyasetçiler ve sanatçılar imparatorluğun ve insanlığın geleceği üzerine teoriler geliştirmekteler. Yukarıda saydığımız sanatçı ve düşünürlerin çoğunluğunun bu şehirde yaşadığını da söylersek herhalde Musil’in Viyana’sının önemi daha iyi anlaşılmış olur.

Yeni bölümlerde bu romanın sorguladığı diğer sahalara değineceğiz. İnsan – Şehir yabancılaşmasını çok güzel resmeden şu alıntıyla bu bölümü bitirelim:

“… Yıllar sürmüş bir ayrılığın ardından geri dönen bir insan imparatorluğun başkenti Viyana’da olduğunu gözü kapalı anlardı çünkü adı konması, tanımlanması olanaksız bir gürültü vardı. Şehirler de insanlar gibi yürüyüşlerinden tanınırlar. Viyana’ya geri dönen biri de gözlerini açtığında caddelerdeki hareketten yansıyan özgün havayı hemen yakalayabilirdi. […] Demek ki şehrin ismine özel bir değer vermeye gerek yok. Bütün büyük şehirler gibi bu şehir de düzensizlikten, değişimden, ilerlemeden, adım uyduramamaktan, herşeyin çatışmasından, bunların arasındaki karmaşık ilişkilerden, yollardan ve tıkanıklıklardan, büyük ritmik vuruştan, bütün ritimlerin birbiri karşısındaki sonsuz uyumsuzluklarından ve yer değiştirmelerinden oluşmaktaydı. Bir bütün olarak binaların, yasaların, yönetmeliklerin ve geleneklerin dayanıklı malzemesinden yapılmış bir tencerede fokur fokur kaynar gibiydi…”
 
Benzer Konular
Üst